yeni, yine, yeniden

yaklaşık üç yıl önce farklı bir site açarak bu bloğu kapatmıştım; fakat her sene gereksiz yere yüz liraya yakın para vermek ve bu üç senede toplasan beş tane içerik yayınlamak beni kanser etti! böylece kürkçü dükkânına geri döndüm.

merhaba fakirler!

yıllardır bir blog sitesinden -eğer düzenli olarak içerik paylaşırsam- güzel paralar kazanabileceğimi düşündüm. otuz yılda tek kazandığım şey google tarafından gönderilen bir on dolardan başka hiçbir şey değil. velhasıl, artık para kazanmak için yazmadığımı açık yüreklilikle söylemeliyim. aslında aradan kocaman üç yıl geçmiş; fakat geriye dönüp baktığımda hiçbir şey değişmemiş. üç beş tane işe girip çıkmam ve bu vesileyle tanıştığım çokça insan dışında söyleyebileceğim pek bir şey yok. şimdilik küçük bir giriş yaptım; kimseye ağdasız anılarımdan bahsedecek değilim. siz de ne çok seviyorsunuz özel hayatı, dedikoduları, lâfazanlıkları! neyse...

şimdilik nokta.

not: başlık da çok klişe oldu; fakat aklıma hiçbir şey gelmedi. veni, vidi...

besmelesiz lâkırdılar

* yanılgılarım, bir başkasının hakikatinden daha doğru ve şahsiyetlidirler.

* her yeni bir aşk, romantizmin tarihinin yeniden yazılmasına vesile olsa da, bu tarih, heredot'un tarihinden daha gerçekçi değildir. aşk; mübalâğa, riya ve münazaa ile doludur. tarih de öyle. aşkta diyalektiksel bir zıtlıktan çok, sendikal bir ıstırap duygusu vardır. aşk ve aşık olmak, tarihin yarattığı aldatıcı bir histen başka bir şey değildir.

* olmayan bir şey algılanamaz; zira insan 'yok'tan anlamaz. yokluğun anlaşılamaması ve ifade zorluğunun sebebi karmaşık yahut kusursuz bir örtüyle kapalı olmasından değil, olmayışındandır. hiç, hiçtir. tıpkı bu cümlelerin baştan sona ihtiva ettiği anlamsızlık ve aymazlık gibi.

* hasret, kavuşma ihtimalinin umududur. içinde aşk değil, bencillik vardır.

varlık varlık üstüne kurdum binayı

utanmamıştı. sanki az evvel çantamdan telefonu aşırmaya çalışan bir başkasıymış gibi. gamsız ve tiynetsizdi. kendimi dünyanın en umarsız adamı olarak hissettiğim zamanlarda bile bu adam kadar rahat değildim. vatandaşlarla birlikte onu bir caminin duvarına dayamıştık. uzun süre muhafaza ettik, polis ekipleri gelene kadar. hiç sevmediğin bir arkadaşından -öyle çaresizsindir ki- borç istemeye kalktığın zamanlardaki karın ağrısıyla birlikte aramıştım, 155'i. çalmaya kalkmadım diyordu. telefonum yerdeydi. kollarında derin çizikler vardı. 'çalmadım ulan, çalmadım' dedi. suçlamaya yüzüm yoktu. öyle haklı haykırıyordu ki, karşıdan karşıya geçmeye çalışan bastonlu bir dedeye çarpan sürücü kadar çaresizdim. diyecek hiçbir şeyim yoktu. polis geldi. şikayetçi olduğumu söyledim ve durumu anlattım. beyazıt meydanı bugün daha da kalabalıktı. çocuk inkâr ediyordu. öyle oldukça polis dönüp bana bakıyordu. ilk defa sivil polis gördüm. yahut ilk defa birilerinin sivil polis olduğunu anladım. saçları sakalları birbirine karışmış, ellerinde tesbih ve hayli varoş kıyafetlerle tam bir zanlıya benziyorlardı. polisi hafife almamak lazım, diye içimden geçirdim. kullanılmamış bir alt geçite soktular, çocuğu. beni oraya indirmediler. yumruk ve tokat sesleri geliyordu. üzülerek bir mutluluk duyuyordum. sessiz ve sakindim. hayli pısırıktım. kendime bile itiraf edemeyecek kadar pısırıktım. önüme geçip sıramı mı kapmazlardı, daha çocukken elimden ekmeğimi mi almazlardı. beslenme çantamı alıp kaçan o çocuk. nasıl da zevk alıyordu bundan; benim ağlamamdan. 'senin canını yakanı sen de yak' der babam. yapamam işte. yapamıyorum. acaba o çocuğa ne olmuştur şimdi. nerelerde, kimleri ağlatıyordur, kim bilir. belki de büyüdükçe olgunlaştı ve 'eskiden götünün üstüne oturamazdı. şimdi görsen melâike'lerden oldu.