alabildiğince hiçlik ve bir miktar hayat (atıştırmalık)

insan aklı hiçlik ve sonsuzluk arasında gidip geliyor. sonsuzluk kavramını mitolojik olgularla ve nedensel paradigmalarla süslerken, hiçlik üzerinde sınıfta kalıyoruz. yani kocaman bir sıfır. üzerine yürütebilecek zilyon teori varken, hiçlik diğerlerinin -mitsel ve tanrısal kavramların- aksine teorisiz de bir teoridir. hiçlik yok kadar yokken, sıfır kadar gerçektir.

varsayımlar üzerine gidelim. hiçlikten varolan bir evren üzerinde yoğunlaşalım. olmayan bir şeyin, bir diğer olmayanla arasında nasıl bir reaksiyon gerçekleşebilir? hemcins varlıkların çiftleşmesinden, canlı beklemek kadar saçma. ve her şeyin sonsuzdan beri varolduğu varsayımı. dikkat! bunun ötesi veya berisi yok. sonsuz işte. yani gitsen de on yüz milyon ışık yılı geriye, yine de hiç gitmemişsin, demek ki.

ve büyük patlama. kozmik yumurta ve zaman. zamanın sonsuzluğundan bahsedilirlen, kozmik yumurta dediğimiz şey, büyük patlamadan sonra oluşuyor. öyleyse zaman boyutu da büyük patlamayla birlikte oluşuyor. büyük patlamanın bir başlangıcı var. zamanın ise yok, deniliyor. ya öyle 'abartıldığı kadar' bir patlama olmadı ya da zaman sonsuz değil. determinist tutumların tanrının zar atıp atmayacağına karar veremeyeceği bir gerçek.

ve bütün bunların arasına sıkıştırılmış, hakikatinde basit, kendi oluşturduğumuz tarih ve üzerimize yüklediğimiz değerlerle hayli komplike ve pahabiçilmez insan hayatı. hangisi daha gerçek? hiçlik mi? ölüm mü? hayat mı? birbirleri arasında paradigmatik bir bağ mı, kurmalıyız? yoksa hepsi birbirinden bağımsız mı? ölüm ve hiçlik tinsel iken, hayatta bedensel bir kavrayış var. tabi bu bedenin asıl sahibi akıl. fakat beden, mantık abidesi olan akla üstün geliyor. zira hayatta bedensel arzular ve ihtiyaçlar, aklı safdışı bırakıyor. yaman çelişki. basurunun şiddetlice sızladığı bir gün, nasıl olur da bir başka işe adayabilirsin ki kendini? nasıl olur da mutlu hissedebilirsin? ve mutluluk. insanoğlunun bilinen tarihinden beri anlatılan masallar, efsaneler, hikayeler mesela. güç, güzellik, mutluluk... bu üç tema üzerine kurulu olan bir hayat mekanizmasından daha farklı ne bekleyebiliriz? güzellik, bir tetikçinin yüksek bir binanın tepesinden rastgele ateş etmesine benzer. kime geleceği belli olmaz. güç ise ne kadar şerefsiz olduğunla doğru orantılıdır. mutluluk ise kimseye verilmeyen, insanoğlunun anlık parıldamalarını hikayeleştirdiği ve 'dil'leştirdiği bir şeyden fazlası değil. brütüs'ün son sözü gibi 'erdem, sen sadece bir kelimesin'.

çemberi dönüp, başa gelelim: hiçlik. hissedilemeyen bir dinginlik de olabilir, nihayetinde. uyku kadar rahatlatıcı olabilir. belki de kendi düşlerimiz ve isteğimizle dolduracağımız bir hiçliktedir, ruhlarımız. her zaman bunun gibi çıkış noktaları arar dururuz. çünkü yaşam, sanıldığı gibi yaşanılacak ve mutlu olunacak bir yer değil. öyle olsaydı insanlar tanrıyı bulur muydu? (insanın tanrıyı bulup, bulmaması/bulamaması, onun varlığına veya yokluğuna delil olmayacaktır, tabii) fakat hayat öyle değil. biz onu değil, o bizi buluyor.

olsaydı küçük bir teyyare ve binseydik hepimiz içine. güneş doğarken yanında olsaydık, sıcak sıcak. öyle terleseydik ki akıverseydik bir damla gibi, özgürcene. yeryüzüne kadar düşseydik. sonra toprağa değedurunca kendimize gelseydik. amma da bir şeyler yaşardık.
Yorum Gönder