evvel zaman içinde II

bunca ömürlük mazimde felek yüzüme katiyen gülmemiştir. velev ki bu işten nasıl sıyrılayım? efenim, daha önce de söylemiştim, bu mütemmim ve dahi gelecek olanlar evvel vakitde sizleri bulacaktır. netekim bunu okuyorsanız bu vuku bulmuştur da. Sebas'tan kaçışım epey vakid ve zahmet istese de ceman yekûnen muvaffakiyetle neticelendirdik. sebzevatçı idris efendi hakkında, yaban ellerden aldığım duyumlara göre vaziyeti pek alâ. hakkında endişelenmenizi kat-i suretle istemem. Sebas semalarından nasıl ayrıldığım hususunda sizleri vesveseli bırakmayacağım.

mütemadiyen şerefsiz idris'i kütürdettikten hemen sonra başıma geleceklerden bi' haber eve koştum. rahatlamak ve kendimi arındırmak içün namaz kılmak ameliyle abdeste durmuştum ki kapının gümbür gümbür çalmasıyla abdest neyin bırakarak acz ile kapıya atıldım. 'bu saatte kim olan ki?' diye seslendim. meğer paydaşım mustafa efendi imiş. ivediklikle içeri giriverdi. soluk soluğa kalmıştı. herkesin beni aradığını söyledi. tez vakde evi talan etmeye, beni de meydanda taşlamaya gelirlermiş. 'hangi vakitde yaşıyoruz mustafa efendi? ne taşlaması?' dedim. yıllardan 1243 idi. dahasını söylemeye müddetinin kalmadığını söyleyerek gitmesi gerektiğini söyledi, mustafa efendi. sakince yol ettim.
daha sonra elim ayağıma dolanmaya başladı. yanıma alacaklarımı aldım. efenim, benim ne anam vardır, ne de babam. yani allahaısmarladık diyecek bir allah'ın kulu yok. evvel zaman içinde babamın babasının babasından kalan ve ne babamın babasının babasının, ne babamın babasının, ne de babamın bulmaya yeltendiği -rivayete göre- bir hazine haritası vardı. hatırıma düşünce hemen onu cebime koyuverdim. yanıma talihimi bir süre idame ettirecek yiyecek de aldım ve hızlıca kapıyı üstüne çekip fakirhaneden çıkıverdim.


bu garip ve örselenmiş bedenim ve ruhumla birlikte, sırtımda bir sopanın ucuna takılmış, bezin içine sokuşturduğum biraz nevale, konyak şişesinin içine zerkeylediğim bir miktar su ve cebimde ne idüğü belirsiz bir harita ile birlikte yola koyuldum. bir lokmam vardı fekat bir hırkam bile yoktu. tabii asi ruhum bu gibi hiçten eksiklikleri umursamayacak kadar nafizdi. uzunca günler kör patikalarda yürüdükten sonra büyücenek bir yola çıktım. sağa baktım kimse yok, sola baktım kimse yok. bahtımın beni ne yöne getireceğine karar vermesi için bir süre bekledim. ardından sola doğru meyillendim. az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. şu çıplak arazide karşıma çıkan ilk ağacın altına oturdum. bîkes ve bekâr kalmış bir çınar ağacıydı. tıpkı şahsım gibi. gölgesinde bir şeyler atıştırıp, birkaç yudum da su içtim. o mühlet yolun ufkundan bir güruh geldiğini farkettim. hızlıca yola indim fekat diğer taraftan da 'bok yoluna gitmeyin inşallah yarab! ya talancı, barbar bir zümre ise neylerim' diye de içimden geçirmiyor değilim. bir umuttu bizi bağlayan hayata. kenarda durup ellerimi havaya kaldırarak sallamaya başladım. şükür ki farkedip yavaşladılar. bu sırada gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. sanki bir muharebe varmış gibi, ne güzaf şeyler geliyordu aklıma bu vakidler. bana en yakın duran at arabasının içinden sırma saçlı, çekik ve kahve gözlü, iri yarı bir adam çıkarak sertçe gözlerimin içine baktı. ardından 'nereye gidiyorsun' dedi. nereye gittiğimin değil, nereden gittiğimin ehemmiyeti var, dedim. felsefeyi kesmemi söyledi. vecd ile bin sille atasım geldiyse de yapacak hiçbir şeyim yoktu. biçareydim. beni de yanlarına alırlarsa onların bazı hususlarda ayak işçiliklerini yapacağımı söyledim. biraz düşündükten sonra kabul ettiler. benim gibi adamdan ne zarar gelebilirdi ki. en yakınımdaki arabanın içine atladım ve yola koyulduk...

uzunca bir süre hiç konuşmadan seyreyledik. ebatları, çehreleri ve şiveleri müstesnai idi. acep nereden geliyorsunuz, dedim. 'nereden geldiğimiz değil, nereye gittiğimiz önemli' diyerek şiddetle kahkaha patlattı. aklı sıra taşlama yapmıştı. kifayetsizce tebessüm ettim. peki nereye gidiyorsunuz, diye sordum. yakında göreceğimi söylediler. muhtemelen ticarî amelleri alâkadar etmiştir onları bu topraklara. gün bitmeye yakın, güneş çöğerken bir mezraya giriverdik. onca at arabasının çıkardığı sesi sizlere tavfis edemem. sanki buraları tanıyor gibiydim lakin bunu pek de umursamadım. bir süre daha gittikten sonra batıdan doğru Sebas'a girecek olduğumuzu farkettim. 'aman!' dedim, 'efendiler, siz nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?'. beni bir kenarda bırakmalarını tehalük etsem de kimseler tarafından eslenmedim. kasem etmişim bir defa. münferiti yokmuş. vallahi de tallahi de başka bir vakid sözümü tutarım dedimse de para etmedi.

tahsilime güvensem de hafsılam pek acar değil. fekat teehhürlü de olsa bir şeyi elbet hatırlarım. bundan henüz bir yıl önce erzurum mevzilerinde 80000 kişilik ordusuyla, hakan bey'in bile direnemediği moğol ordusu var idi. yankısı epey çınlamıştı kulaklarımızda. uzunca vakid telâş ve kaygı sarmıştı hayalifener ruhlarımızı. ümrü hayatımda bir moğol görmesem de anlatıldığı kadarıyla, hâlihazırda karşımda kaykılan cinsi lâtif gibi bir şeydiler. içime bir kurt düştü ki sormayın. ne yapacağımı, nereye kaçacağımı bilemiyordum. tabiri caizse yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş idim. bu cebbar ve ceberut sürüsünün yanında olduğuma mı, yoğusa tekrardan Sebas'a ayak bastığıma mı yanayım, bilemiyordum...

(başka bir cüzde ilâve yapacağımdır. zira müdevvenatım henüz başladı. kıssadan hisse; devam edecek...)
Yorum Gönder